zaman savaşım

ZAMAN SAVAŞIM

Sıcak bir haziran günü… Oturduğum koltukta kaç dakika harcadığımı hesaplamaya çalışmak üzere saate bakarken buldum kendimi. Tam olarak 210 dk’dır aynı koltukta oturuyordum.

Biz mi zamanı öldürüyorduk yoksa zaman mı bizi? Şu an için dünyadaki en can alıcı soru buydu benim için. Bunu anlamak için tabi ki ömrümden 210 dk’yı cömertçe harcayabilirdim. Ve harcadım da…

  • Bu süre içinde zihnimden kendime oyunlar kurdum. Son oyunum deneyimin son bölümünü oluşturuyordu. Akrep ve yelkovanın her 2 dk’da oluşturduğu açıyı bulup, yaşımla zihinden çarpıp sonucu evde geçirdiğim gün sayısıyla topluyor ve bulduğum sayıyı son işlemde kullanmak üzere bir kağıda not alıyordum. Son işlem kağıda yazılan sayıların toplanmasıydı. Bu oyun o müthiş sayıyı bulana kadar devam edecekti. Bütün bu sayıları topladığımda zamanla giriştiğim bu amansız mücadelede elimde fevkalade bir sayının olması, tabi ki çalışmalarımı başarıyla tamamlamış olmamın haklı gururunu yaşatacaktı bana. Şimdilik tek amacım o müthiş sayıyı bulmaktı. Bunun için değil 210 dk, gerekirse 1000 dk da oynayabilirdim bu oyunu. Sonuçta bana verilmiş olan zaman kısıtlı da olsa, ne zaman biteceğini bilmiyordum. Bilmediğim için de sonsuz olduğunu düşünmek işime geliyordu sanırım. Evet oynadığım bu oyun sonucu o müthiş sayıya ulaşmıştım sonunda. “Hayatımı değiştirecek o sayı” demeyi çok isterdim. Ama bu sayıyı bulunca hayatımda hiçbir şey değişmedi. Bizim gibilerin hayatında kolay kolay bir şey değişmez zaten. En fazla bir koltuktan öbür koltuğa geçip sadece tv kanalı değiştiren ve evin içindeki en büyük etkinliği odadan mutfağa geçip yemek hazırlamak olan biri için hayatındaki en büyük değişiklik belki de evden dışarı adım atmaktır. (abarttıysam affınıza sığınırım bayım. Teşbihte hata olmaz derdi lisede edebiyat hocamız. Kendimi ifade etmek için sık sık bu söze sığındığım doğrudur. Bu sözü doğru anladığımdan da emin değilim ama işime öylesi geliyor tabi.)

Deney sırasında oynadığım sondan bir önceki oyunda ise,  kafamın içinde bir sahne kurup Godot’yu bekledim. Bekledim, bekledim, bekledim… Gelmedi. Korktum, ağladım, üzüldüm. Sonunda büyük bir ümizsizliğe düştüm. Tüm bu duyguları sahnede başarı ile oynadım.  Konuklardan büyük alkış aldım. Sanat eleştirmeni olan dostum, özellikle ümitsizliği nasıl bu kadar gerçekçi oynayabildiğime şaşırdı. Sessizce tebessüm ettim ona. O kadar güzel oynamıştım ki sanatçının eserinden bağımsız hareketlerle Godot’yu beklediğimi o bile farketmemişti.( Samuel Beckett’ten de özür dilerim. Eserini tahrif etmek değildi niyetim.)

Tiyatrodan önceki oyunda ise Mevlana’dan ilham alıp bendeki benle konuşmaya çalıştım. Ona “neden?” diye sordum. “Neden bu haldesin? Zamandan daha mı üstün olduğunu düşünüyorsun ki böyle bir yarışa giriştin?”. Delice gülüşünü seyrettim. Oynadığım bu oyun için iddiaya bile girmişti kendi kendine. Demek ki onun da içinde bir o vardı ondan içeri… Karşılıklı yerleştirilmiş iki ayna gibiydik. Ben onda kendimi gördüm, oda bende kendini. En son görüntüyü hiçbir şeye benzetemedim. Sonsuz tane ben olmuştu aynada.  Kafam karıştı. İçim bunaldı ve bu oyunu yarıda kesmek zorunda kaldım.

Ondan önceki oyun başlangıç için biraz acımasızdı. Onun adını “adam asmaca” koydum. Küçükken kağıda çizip oynadığımız masum oyun yok mu, onu biraz kendime uyarladım işte. Çöpten adama çizdiğimiz idam sehpasını kafamda canlandırmak biraz zor oldu. İnsan ölmek bir tarafa, ölümü kafasında canlandırırken bile ürküyor. Bu oyunda kendi ülkemin ahlak yasalarını oluşturmuş ve bu ahlak yasalarına uymayan ve hiç hoşlanmadığım roman ve film kahramanlarını idam sehpasına götürecektim. Fakat yardıma ihtiyaç duydum. Oyunu hem kurgulayıp hem de cellatlık yapamazdım. Cellat olarak hayatıma girmiş tüm karakterleri denedim ama hiçbir karakter yanaşmadı bu işe. Yepyeni, hiç tanışmadığım birini hayal etmeyi denedim. Fakat ne düşünürsem düşüneyim hayal gücüm kendime has bir cellat resmi çizmeyi başaramadı. Bu yüzden bu oyundan vazgeçmek zorunda kaldım. Oyunu kurgulama sürem tamı tamına 17 dakikamı almıştı. Vazgeçmeyi düşünmekle birlikte 20 dakikam bu oyunla geçmiş oldu. İşte zaman öldürme savaşım başlamıştı. Ben büyük bir hırsla başlamıştım savaşa. Ve gerçekten de yiğitçe çarpışıyordum.  Zaman ise onu izlediğimden habersiz akreple yelkovan arasında ilerliyordu. Onda bir acımasızlık belirtisi göremedim. Ama 210 dakikanın sonunda o koltuktan kalmak zorunda kaldığımda zamanın da kendine göre kurguladığı müthiş bir oyunu olduğunu fark ettim. Gerçekten müthiş bir kurguydu… Sessiz ve derinden…

Zaman bir şekilde geçmek zorundaydı. Senin hazır olup olmadığınla ya da ne ile meşgul olduğunla ilgilenmiyor gibi görünüyordu. Belki de gerçekten ilgilenmiyordu. Mekandan ve insandan bağımsız bir zaman. Orda, burda, çalışırken, uyurken, gezerken… her şekilde geçmek zorundaydı. Ve görevini kusursuzca yerine getiriyordu. Görevi sırasında ise hiçbirimizi umursamıyordu hatta. Ama son dersi gerçekten çok etkileyiciydi. O 3,5 saatin ardından kontrolün aslında kendinde olduğunu, onda bulunan sonsuz dakikalardan bende sadece ömrümce olduğunu( ülkemizdeki ortalama yaşam süresi düşünülürse en iyi ihtimalle 80 yıl olabilir. Bu da yaklaşık  80x365x24x60 dersek 42048000 dakikacık eder.) ve hiç yoktan 3,5 saatimi boş bir deneyle harcadığımı yüzüme acımasızca vurmuştu. Koltukta geçirdiğim 210 dakika boyunca bacaklarım uyuşmuş, başıma şiddetli bir ağrı yerleşmişti bile. Başımın her zonklayışında, zamanın tokmağının kafama indiğini hissettim. Benim için iyi bir ders olmuştu. Ellerim dakikalara ve saniyelere bulanmıştı ama zamanda her hangi bir eksiklik olmamıştı. Ömrümde geçirebileceğim sayılı dakikaları(en iyi ihtimalle 80 yaşıma kadar yaşayacağımı düşünmüştüm) zihnimden hesaplayıp da hesap makinasına sığabilecek kadar rakamı kağıda döktüğümde gerçekten de dehşet içinde kaldım. O sayılı dakikalarımdan 210 dakikaya nasıl kıymıştım.

Evet bugünkü sorumun cevabını acımasız bir şekilde öğrenmiştim.

Biz zamanı değil, zaman bizi öldürüyor…

Sessizce teslim oldum…

 

Kayıp zamanlar…

(27.06.2016)

Hikayenin Yazarı: okursdy
Yazar Hakkında: Kalem müsaade ettikçe yazar... (Tükenmez kalemin adı değişmeli.)

Hikaye Hakkında Yorumlar