Bu sene içerisinde okuduğum en etkileyici bölüm (bkz:milan kundera)

"kapıyı çalıyor ve kendinden beş yaş büyük ağabeyi kapıyı açıyor. el sıkışıp birbirlerine bakıyorlar. bunlar son derece yoğun bakışlar ve meselenin ne olduğunu ikisi de çok iyi biliyorlar: kardeş kardeşe süratle, belli etmeden birbirlerinin saçlarını, kırışıklıklarını, dişlerini kayda geçiriyorlar; ikisi de karşısındakinin yüzünde ne aradığını biliyor ve ikisi de ötekinin aynı şeyi kendisinde aradığını biliyor. bundan utanıyorlar, çünkü aradıkları şey, ötekini ölümden ayıran olası mesafe ya da daha hoyratça söylersek, ötekinde beliren ölümü arıyorlar. bu ölümcül sürüşü çabucak bitirmek istiyor ve onlara bu uğursuz birkaç saniyeyi unutturacak bir cümle bulmak için telaşlanıyorlar, bir hitap, bir soru ya da mümkünse (bu tanrı'nın bir armağanı olurdu) bir şaka
(ama onları kurtaracak hiçbir şey gelmiyor).

"gelsene," diyor sonunda ağabeyi ve josef'i omuzlarından tutarak salona götürüyor." -sayfa 43