Mutaassıp bir ailede baskı ile büyüyen rabianın hafızlık serüveni ile sinekli Bakkaldan paşa konağına uzanan hayat yolculuğunu anlatır. Aynı şehirde iki farklı dünya vardır. Birinin kökleri geçmişten kopmak istemez, diğeri ise köklerine düşman. Anne hafız, baba meddah, Rabia ise hepsinden biraz. Halide Edip'in ölümsüz eseridir. (bkz:Halide Edip adıvar)
George Orwell tarafından 40lı yıllarda yazılmış yüksek öngörü içeren distopya romanıdır. Henüz bu kitaptan daha iyisini okumadım(vakıf serisini henüz okumadığımı belirtmem gerek) . Politik bir roman olup baskıcı bir iktidarı anlatır. Büyük birader tapınma seansları, nefret seansları ve jurnalcilik gibi konular üzerinden kurgulanmıştır. Bunun yanı sıra kitabın 1949 yılında, 1984 yılı düşünülerek yazılmış olması sebebiyle, yazarın öngörüleri ciddi anlamda şaşırtıcı. Teknolojinin gelişimi bile Orwel'den biraz geri kalmış gibi. Zira elimizdeki akıllı cihazlarla konumumuzun anında belirlenebilir olması, dost sohbetinde geçen herhangi bir konuda anında reklam almamız, sosyal medya yoluyla politik algılarımızın eğilimlerimize göre kontrol altında tutulması ve istenildiği anda istenilen hedefe yönlendirilmesi gibi bir çok konuyu düşününce Orwell'in zamanda yolculuk yaptığı fikrine kapılmıştım. Mutlaka okunmalı. Aynı adlı tiyatro oyununu Rutkay AZİZ'den izlemiştim ama konusu gereği kabus havasında bir oyundu. Ama kitabını şiddetle tavsiye ederim. Ayrıca yazarın "Hayvan Çiftliği" kitabı da mutlaka okunmalı.
Fantastik türde bir kitap olan Eragon 4 kitaplık enfes kurgusuyla tekrar tekrar okunulacak bir kitap. Serimizde Eragon adlı delikanlının eline gelen bir ejderha yumurtasıyla değişen kaderinde Saphira adlı ejderihasıyla yaşadığı maceralar sırasında kendi geçmişiyle yüzleşirken ejderihaların kaderini değiştirme görevini üstlenir elfler cüceler dostken urgal orduları bizim delikanlıyı yakalayıp İmparator galbatorixin önünde diz çöktürmeye çalışırlar.

Ejderha sürücüleri efsanesini yaşamak isteyen herkesin okuması gereken kitaptır.
roman karakteri harry içinde keşfettiği bozkırkurdu ile bir yaşam sürmeye başlar. kendi kimliğinde beliren zıt karaktere bozkırkurdu adını vermiştir. harry sonuna kadar hayatı yaşamaya zorlarken kendini, bozkırkurdu onu bambaşka diyarlara sürer. harry hayatı,öğrenmiş, yada öğrendiğini zannetmiş yetişkin bir insan. kitap boyunca bu mücadele görülecektir. kitabın başlangıcında bozkırkurdu üzerine incelemede şu şekilde tanımlanacaktır: "gecelerin insanı olması da bozkırdurdunun belirgin özellikleri arasındaydı. sabah onun için, günün korkup çekindiği, kendisine hiç uğurlu gelmemiş bir vaktiydi. yaşamında hiçbir sabah yoktu ki, şöyle doğru dürüst bir neşeyle, doğru dürüst bir sevinçle dolmuş olsun içi; öğle öncesinde hiçbir saat yoktu ki, elinden iyi bir iş çıkmış, aklına parlak düşünceler gelmiş, kendisinin ve başkalarının yüzünü güldürebilmiş olsun. ancak öğleden sonraları ısınıp canlanıyor, iyi günlerinde ancak akşamüzerleri verimli, enerjik biri olup çıkıyor, bir kor gibi yanıp tutuşuyor bazen,gönlü şenlendiriyordu. yalnızlık ve bağımsızlık gereksinimi de işte buradan kaynaklanmaktaydı."(bkz:herman hesse)
Babası prusya, annesi İrlanda göçmeni ırgat bir ailenin çocuğu olan yazar kaliforniyanın salinas kentinde 1902 yılında doğmuştur. Gazap üzümleri eseriyle pulitzer ödülüne layık görülmüştür. Bitmeyen kavga, fareler ve insanlar, cennetin doğusu, sardalye sokağı, başlıca eserleri arasındadır. Yazara 1962 yılında edebiyat dalında nobel ödülü verilmiştir. Eserlerinde işçilerin yaşam mücadelesi, gündelik hayatları ve insan ilişkilerini işlemiş olan yazarın ilk okuduğum eseri cennetin doğusu'dur. Diğer eserlerini de merakla okuyacağım. (bkz:Cennetin doğusu)
Meczup kitabını okuduğumda ne kadar beğenmemiş olsam da, ermiş'te hakkında oluşan olumsuz düşüncelerimi yıkan yazar
''Ölünce Kadar Seninim '' adlı kitabını okudum.Günlük hayatta pek kulanılmayan kelimeleri kullanmak için çok gayret etmiş.(Belki Türkçe sözcükleri kullanma kaygısıdır.)
Kafasına göre bir çok kelimeyi birleştirerek yazmış.
(bkz:milan kundera)'nın mükemmel eseri

"Savurduğu iri cümleler ne kadar saçma olursa, bundan o kadar gurur duyuyordu, çünkü ancak çok zeki biri, saçma düşüncelere mantıklı bir anlam kazandırabilirdi." -sayfa 130
2016 yılında "Güneşin altında söylenmemiş söz var, her söz sahibini arar" sözüyle yayın hayatına başlamış Samsun merkezli edebiyat dergisi. Söylenmemiş sözleri sahiplenerek Türk Edebiyat literatüründe yerini almıştır.
http://edebice.net/
aynı zamanda iktisatçı, düşünür, tarihçi, siyasetçi olan çok yönlü yazarımızdır. yaşadığı dönemini suyu arayan adam adlı otobiografisinde anlatmıştır. başlıca kitapları "tek adam","ikinci adam" ,"Lenin ve Leninizm", "İnkılâp ve Kadro", "İktisad Mücadelesinde Köy Muallimi ", "Halk İçin İktisadî Bilgiler ","Suyu Arayan Adam", "Menderes’in Dramı", "Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa", "Türkiye Ekonomisi", "Toprak Uyanırsa", "İhtilalin Mantığı", "Kahramanlar Doğmalıydı","Kırmızı Mektuplar ve Son Yazılar", "Lider ve Demagog"
kaynak:https://www.biyografya.com/biyografi/2316

(bkz:suyu arayan adam)
Şevket Süreyya aydemir, tarihimizin en önemli ve en zor dönemini kendi hayat hikayesi üzerinden anlatıyor. balkan harbi, 1. dünya savaşı, bolşevik ihtilali, osmanlı imparatorluğunun çöküşü, çarlık rusyanın yıkılması, cumhuriyetin ilanı, Atatürk'ün yaptığı devrimler gibi çok önemli olayları kendi bakış açısından sunduğu kitaptır. kominizmden milli kurtuluş hareketine kadar geçen sürede, savaşlar, ihtilaller, çöküşler, hapis hayatı, devrimler görmüştür. aynı zamanda milli ekonomimizin gelişmesinde önemli görevlerde bulunmuştur. bu yolculukta kendi hayatı hikayesi için şöyle söyleyecektir: inişleri, yokuşları, geçitleri ve dönemeçleriyle garip bir yaşantı.bazen sükun, bazen tehlike anları içinde uzanıp giden garip bir yol.ümitleri, aşkları veya yenilgileriyle bazen renkli, bazen hiçlikten ibaret bir hikaye. bu hikayede bilinmeyen bir el yolumuzu çizmiştir. ümit oyalamıştır. fikir sürüklemiş, tehlike yolumuzu süslemiştir. aşklarımız ise, bütün bunların üstünde, bütün varlığımıza kanat gererek ve hepsinden daha derin, bütün hayatımız boyunca yaşantımıza değer ve mana vermiştir. öyle ki, ben şimdi başımı çevirip arkama baktığım zaman, bütün bunlar bir arada ve hepsi birden, bana her halkası ayrı ayrı yaşanmaya değer bir ömür derin hazzını veriyor. son hükmüm şudur: eğer yeniden dünyaya gelseydim, gene kendi hayatımı yaşardım."(bkz:şevket süreyya aydemir)
(bkz:yılmaz erdoğan)'ın şiir kitabı. nadiren şiirlerini beğenirim ve bence en iyi şiiri bu kitapta

her şey yapılabilir
bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.

bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla

sen bana ışık ver yeter
bende filiz çok
köklerim içimde gizlidir
gelen giden açan soran bere budak yok
bir şiir istersin
“içinde benzetmeler olan”
kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok

uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine

sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır

sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır

bir tek söz kalır
dişlerimin arasından
ben sana gülüm derim
gülün ömrü uzamaya başlar

verdiğim bütün sözler
sende kalsın isterim
ben sana gülüm derim
gül sana benzediği için ölümsüz
yazdığım bütün şiirler
sana başlayan bir kitap için önsöz

sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
sana bakmak
Allah’a inanmaktır
“Tuhaf, onu özlemiyorum; fazla bir şey hissetmiyor oluşum garip,” dedi Montag. “Ölse bile, az önce fark ettim, üzüleceğimi sanmıyorum.
Bu doğru değil. Bende bir bozukluk olmalı."
“Dinle,” dedi Granger onun kolunu tutup elleriyle geçmeleri için çalıları aralayarak birlikte yürürken, “Bir heykeltıraş olan büyükbabam ben çocukken öldü. Ayrıca verebilecek çok fazla sevgisi olan çok iyi bir adamdı ve şehrimizin bir sürü gecekondu semtinin temizlenmesinde büyük yardımları olmuştu. Bize oyuncaklar da yapardı.
Yaşarken milyonlarca şey yapmıştı. Elleri her zaman bir şeyler yapmakla meşgul olurdu. Ve öldüğü zaman, birden onun için ağlamadığımı, fakat yaptığı şeyler için ağladığımı fark ettim. Ağladım, çünkü artık onları hiçbir zaman yapamayacak, tahta parçalarını oyamayacak, bize arka bahçede kumru ve güvercin yetiştirmede yardım edemeyecek, her zaman yaptığı gibi keman çalamayacak ve şakalar yapamayacaktı. O bizim bir parçamızdı ve öldüğü zaman bütün hareketleri bir daha tekrarlanmamak üzere durdu ve öldü.

(bkz:ray bradbury)
Gabriel Garcia marquez'in uzun öyküsüdür. Beklemek cehennemdir demiş Shakespeare. Neyi beklediğinizin çok da bir önemi yok aslında. Beklenen şey her ne olursa olsun gelmedikçe, kavuşulamadıkça acı veren bir cehenneme dönüşüyor. Hikaye boyunca, insan bu kadar acı çekerken aynı zamanda nasıl oluyor da bu kadar umutlu olabiliyor sorusu dönüp durdu kafamda. Yılmadan herşeye rağmen yıkılmadan beklemek. İnsanı gelmeyene bağladığı umut ayakta tutuyor belki de...
Oğuz Atay'ın yazdığı tiyatro oyunu.
Türk aydınının çoğunluğunun içinde bulunduğu garip durumu anlatır. Okuduğunuzda, bu durumun, sadece aydınlar için değil, belli bir eğitimden geçmiş kişiler için de geçerli olduğu gerçeğini fark etmenize neden olur.

"Ey zavallı milletim dinle! Şu anda hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmekten, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Fakir fukaranın hayatının anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne seren meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatamıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz."
Henryk Sienkiewicz'in akıcı ve atmosferik tasvirleriyle giden bir kitabı. Bu kitaptan çok keyif almıştım. Çünkü aynı isimli Mount and blade oyununu oynarken kitaptan oyun yapıldığını öğrenince o hevesle bulup okumuştum. Ayrıca yine aynı isimde bir de film yapılmıştır.
Rudyard kipling'e ait bu şiirin orijinal adı "if". Bende Çeviri şiirin Şairinin duygusunu aktaramayacağı önyargısını yıkan şiirdir. İlk defa okuduğunda Türkçe yazılsa ancak bu kadar güzel olabilirmiş demiş ve tekrar tekrar okumuştum. Çeviriyi bize rahmetli Bülent ecevit kazandırmış. İyi okumalar...

ADAM OLMAK

çevrende herkes şaşırsa bunu da senden bilse
sen aklı başında kalabilirsen eğer
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
hem kendine güvenebilirsen eğer
bekleyebilirsen usanmadan
yalanla karşılık vermezsen yalana
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana

düşlere kapılmadan düş kurabilir
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir
ikisine de vermeyebilirsen değer
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz
kandırabilir diye safları dert edinmezsen
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz
koyulabilirsen işe yeniden

döküp ortaya varını yoğunu
bir yazı-turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu
yüreğine sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da
herkesin bırakıp gittiği noktada
sen dayanabilirsen tek

herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen
unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
dost da düşman da incitemezse seni
ne küçümser ne de büyültürsen çevreni
her saatin her dakkasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyiyle dünya önüne serilir
üstelik oğlum adam oldun demektir. (bkz:Rudyard kipling)
Bulaşıcı bir hastalık olarak ortaya çıkan körlük, bir anda herşeyi nasıl da berbat edebiliyor. Kaos dediğimiz şey ne? Tam olarak yaşadığımız herşey. Kitabı okuduğumda henüz dünya bu kadar çıldırmamıştı. 1 yıllık süreçte doğal afetler, savaşlar, bulaşıcı hastalıklar vb. dünya topyekün sonuna doğru sürüklenirken sadece bir felaket üstünden bize ayna tutan Saramago'ya saygılar....
türk edebiyatında okuduğum en farklı, en sarsıcı romandır benim için. oğuz atayı çok anlatamam, kelimeler kifayetsiz kalır. okuyun derim. (bkz:oğuz atay)
Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle
daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere
Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.
Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı. Sonra
sonsuz çalgısı sevinçsizliğin.
Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de
Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle…
Yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular
O çelenk onbin yıllıktı, taşıyıp getirdiler
Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler
Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi.

“Tanrıtanır kadınlar ve cumhuriyetçiler
piyangocular, çiçek satın alanlar,
balıkçılar ağlarını, paraketelerini, ırıplarını, oltalarını
zokalarını, çevirmelerini ve kepçelerini topladılar.
Sigaralarını yere atıp söndürdüler sigara içenler.”

Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler
Patron çıkardılar, karşılaştırdılar,
Katlanılmaz bir uykunun sonunu kesip biçtiler
Şarkılara başladılar ölmüş bir at için
Makaslarını bırakmadılar
Bekleniyorlardı.

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı!
Sen açardın,
Otuzüçbin at türünün tek kaynağıydın sen!
Tüylerin karaparlaktı. Koşumların,
-kokulu yağlarla ovulup parlatılan-
nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke.

Göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at!
Toynaklarını liflerle ovardık
Senin karaya boyanırdı koşuşun
Uyandırırdı bütün karaları ve denizleri.
Çılgın kişnemeni duyardık sonsuzun yanıbaşından
Ne güzel gözlerin vardı Kara at!
Binlerce kişi,
-çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut
darmadağın giysileriyle herkes
körler ve cüzzamlılar,
bütün kutsal kitaplar kalabalığı,
ermişler, kargışlılar ve günahlılar
gebe kadınlar, vâz edenler
ve dondurmacılar ve at cambazları ve
tecimenler ve kıralcılar ve gemicilerle
Tanrıtanımazlar ve tefeciler ve
yalvaçlar…-
ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş
senin mutlu ovanı doldurup
haykırırlardı.
Büyük sesler içinde sen, geçerdin..
...
“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
En güzeli oydu işte, yüzünün
savaşla ilişkisi.
Boydanboya bir karşıkoyma, denge
ve istekli bir azalma. Onu bilirdik.
O ağaç senin kanınla beslenirdi,
hepimizi besleyen.
Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız
senin karşında,
alışveriniş, alfabenin, iplik döküntülerinin ve
her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…”

TURGUT UYAR

(bkz:Turgut Uyar) (bkz:Göğe bakma [bkz]Tomris Uyar)durağı[/bkz]